Sevgili “terapi gibi”ciler,
Size hafiften kötü haberlerim var. Üzgünüm, denize bakmak terapi gibi bir şey değil. Hayır, ormanda yürüyüş yapmak da terapi gibi bir şey değil. Çim biçmek, bitkilerle haşır neşir olmak da terapi gibi şeyler değil. Ve aynı zamanda, resim yapmanın ya da yemek yapmanın da terapiyle pek ilgisi yok.
Bir de, “terapiye gideceğime … yaparım”cılar var, oradasınız biliyorum. Terapiye gideceğinize spor yapmak aynı kapıya çıkmıyor. Terapiye gideceğinize yakın arkadaşınızla bir kahve içmek ya da şöyle bir hava almak da aynı şeyler değil.
Evet, bütün bunlar ve belki herkese özel başka diğer şeyler çok rahatlatıcı olabilir, sinir sisteminize çok iyi gelebilir. Ancak terapi her zaman çok rahatladığın bir yer değil. Zorlu bir yer. İçindeki kapıların aralandığı, aralandıkça bir yanının daha çok açmak istediği, bir yanınınsa açmasam daha mı iyiydi acaba dediği bir yer. Açtığında gördüklerine bakmanın çok kolay olmadığı; hadi baktın diyelim, o gördüklerinle ne yapacağını bilememenin neler neler yaşattığı bir yer. Hep tu kaka denilen öfkenin bol olduğu, iyi ki de olduğu bir yer. Duyguların illa sorulduğu, ne hissettiğini bulana kadar kendini yokladığın bir yer. Ne hissettiğine bakmayı öğrendiğin bir yer. Terapi odasından (ya da ekranından) çıkarken bir süre kalakaldığın bir yer. Kalakalmanın makbul olduğu ve kabul gördüğü bir yer.
Terapiye başlamak, sürdürmek ve odada yaşananları hayatta deneyimlemeye niyet etmekse hem cesaret ister; hem de tadından yenmez. Spora başlamaya benzemez, sohbet etmeye de... Ama spora başlatır; sohbeti tatlandırır, o başka. Rahatlatmaz belki her zaman; ama eninde sonunda özgürleştirir.
#kendiiçinedüşenler